Nepal'deki Sel Felaketinden Türkiye'ye Hayati Dersler: Binalar Dev Dalgalara ve Çamura Nasıl Meydan Okur?
Nepal'deki büyük sel felaketinde bazı binaların ayakta kalma sırrını inceleyen uzmanlar, Türkiye için taşkın, zemin ve korozyon uyarısında bulundu.
Nepal, ağustos ayının son haftasında tarihinin en yıkıcı doğal afetlerinden biriyle sarsıldı. Buzul kütlelerinin kopması, rekor düzeydeki muson yağışları, sismik hareketler ve barajların çökmesiyle tetiklenen devasa su kütleleri, önüne çıkan her şeyi yuttu. Yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği felaketin maddi bilançosu henüz netleştirilemezken, afet bölgesinden gelen bazı görüntüler tüm dünyada şaşkınlık yarattı. Tonlarca ağırlıktaki kaya ve moloz yığınlarının kolonlarını dövdüğü bazı binalar, akıntıya karşı dimdik ayakta kalmayı başardı. Peki, bu binaların ayakta kalması sadece bir şans eseri miydi, yoksa arkalarında hayati bir mühendislik sırrı mı barındırıyorlardı? Orta Doğu Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Önder Çetin ve AFAD Kütle Hareketleri Bilim Kurulu Üyesi, Özyeğin Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Derya Deniz, Nepal'deki yaşam mücadelesini ve Türkiye'deki yapı stoğu için çıkarılması gereken dersleri detaylarıyla analiz etti.
Mühendislik Gücü mü Yoksa Coğrafi Şans mı? Ayakta Kalan Yapıların Sırrı
Nepal'de yüksek dağ vadilerinden inen sel suları, kendi doğal akış koridorunu oluşturarak önüne çıkan köprüleri ve mühendislik hizmeti almamış zayıf yapıları adeta kağıt gibi yırtıp attı. Ancak bazı binaların, maruz kaldıkları yoğun darbelere rağmen yıkılmaması dikkat çekti. Doç. Dr. Derya Deniz, güvenli bir yapılaşmanın ilk adımının doğru konumlandırma olduğunu belirtiyor. Deniz, yüksek tehlike arz eden akış koridorlarında yapılaşmaya kesinlikle izin verilmemesi gerektiğinin altını çizerek şu uyarılarda bulunuyor: "Eğer bir bölgede yapılaşma zorunluysa, öncelikle taşkın yayılımı, akış hızı, derinliği ve taşınacak sediment miktarı analiz edilmelidir. Bu doğrultuda bina kotu yükseltilmeli, derin temel sistemleri kullanılmalı ve temel çevresi oyulmaya karşı korunmalıdır. Taşıyıcı sistemde ise yedeklilik ilkesi hayati önem taşır. Bir kolon veya dış duvar moloz çarpmasıyla hasar görse bile, statik yüklerin diğer taşıyıcı elemanlara güvenle aktarılabileceği bir tasarım yapılmalıdır."
Afetin yıkıcı gücünü artıran en büyük etken ise suyun tek başına değil, yoğun bir çamur ve kaya karışımıyla hareket etmesiydi. Bölgedeki durumu değerlendiren Prof. Dr. Kemal Önder Çetin, muson yağışlarıyla beslenen bu çamur akıntısının sudan iki kat daha yoğun olduğunu ve dar vadilerde hızının saniyede 12 metreye kadar çıkabildiğini belirtiyor. Çetin, "Bu tür hiperkonsantre akımların oluşturduğu dinamik basınç, deprem sırasında binalara etkiyen yatay yüklere eşdeğer, hatta daha yüksek seviyelere ulaşabilir. İyi tasarlanmış betonarme perdeli sistemler bu yüklere dayanabilirken; temeldeki oyulmalar, suyun kaldırma kuvveti ve kaya bloklarının noktasal darbeleri bir araya geldiğinde yapıların göçmesi kaçınılmaz hale geliyor" diyerek tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.
"Yıkılmamış Olması Sağlam Olduğunu Göstermez": Konum ve Zemin İlişkisi
Sel sularının içinde sürüklenmesine rağmen bütünlüğünü koruyan ancak zeminle bağı koptuğu için devrilen binalar, temel-zemin etkileşiminin önemini bir kez daha kanıtladı. Doç. Dr. Derya Deniz, bu durumlarda fore kazık veya kazıklı radye temel gibi derin temel çözümlerinin önem kazandığını, fakat Nepal'deki gibi aşırı yüksek enerjili akıntılarda kazıkların bile yanal kuvvetler nedeniyle kırılıp yetersiz kalabileceğini ifade ediyor.
Bölgede ayakta kalan her binanın üstün bir mühendislikle yapılmadığını, bazılarının sadece "doğru konumda" yer aldığı için kurtulduğunu belirten Deniz, "Bir binanın nehir yatağına olan mesafesi, maruz kaldığı hidrodinamik kuvveti doğrudan belirler. Sadece fotoğraflara bakarak bir yapının sağlam olduğunu söyleyemeyiz; zemin yapısı, nehre uzaklık, akış yönü ve bina geometrisi bir bütün olarak ele alınmalıdır" diyor. Prof. Dr. Kemal Önder Çetin de bu görüşü destekleyerek, ana akım yatağının dışında kalan, kaya çıkıntılarının arkasına sığınan veya sağlam kayaya gömülü derin temelli yapıların bu tür afetlerden sağ çıkabildiğini vurguluyor.
Bozkurt Felaketinden Alınan Dersler: Çoklu Afet Yönetimi ve Sigorta Reformu
Türkiye, taşkınların yıkıcı gücüyle yabancı bir ülke değil. 11 Ağustos 2021 tarihinde Kastamonu'nun Bozkurt ilçesinde yaşanan sel felaketi, dere yatağına inşa edilen yapıların ne denli büyük bir tehdit oluşturduğunu acı bir şekilde gösterdi. Ezine Çayı'nın taşması sonucu 72 vatandaşımızın hayatını kaybettiği bu afet, Türkiye'de acil önlemler alınması gerektiğini ortaya koydu. Doç. Dr. Derya Deniz, Türkiye'nin afet yönetiminde sadece depreme odaklanmaması, taşkın ve heyelan gibi riskleri de içeren "çoklu afet" yaklaşımını benimsemesi gerektiğini söylüyor. Deniz, Türkiye'de taşkınların neden olduğu toplam ekonomik kaybın, sıklığı sebebiyle deprem kayıplarıyla yarışacak düzeyde olduğunu belirterek, Zorunlu Afet Sigortası'nın (ZAS) bu riskleri de kapsayacak şekilde genişletilmesinin önemine dikkat çekiyor.
Yapısal tasarım standartlarındaki eksikliklere değinen Prof. Dr. Kemal Önder Çetin ise Türkiye'nin 2018 Bina Deprem Yönetmeliği gibi güçlü bir deprem kılavuzuna sahip olmasına rağmen, taşkın yüklerine karşı benzer bir mühendislik tasarım yönetmeliğinin bulunmadığına işaret ediyor. Çetin, Amerika'da uygulanan ASCE 7 ve ASCE 24 standartlarının bir benzerinin acilen Türkiye'ye de kazandırılması gerektiğini savunuyor.
Sessiz Tehlike Korozyon: Dere Yataklarındaki Yapıların Deprem Riski İki Katına Çıkıyor
Sadece ani taşkınlar değil, dere yataklarındaki sürekli nem ve sızıntı suları da binaları içten içe çürütüyor. 6 Şubat depremlerinin ardından yapılan incelemelerde, su yalıtımı olmayan bodrum katlardaki 16 mm'lik nervürlü demirlerin korozyon nedeniyle 8-10 mm'ye kadar inceldiği ve taşıma kapasitelerini tamamen yitirdiği belirlenmişti. Malatya'daki Baydoğan Apartmanı ve Özelif Sitesi gibi yapılar, korozyona uğrayan zemin kat kolonlarının kırılmasıyla saniyeler içinde çökmüştü.
Dere yataklarındaki gevşek alüvyon zeminlerin deprem dalgalarını büyüterek binalara binen yükü artırdığını ifade eden Doç. Dr. Derya Deniz, suya doygun zeminlerin taşıma kapasitesinin düştüğünü ve donatı korozyonunun yapının deprem performansını sıfırladığını belirtiyor. Prof. Dr. Kemal Önder Çetin ise korozyonun beton ile demir arasındaki kenetlenmeyi (aderans) yok ettiğini, bunun da binaları ani ve uyarısız yıkımlara karşı tamamen savunmasız bıraktığını vurgulayarak hayati uyarısını yineliyor: "Bugüne kadar dere yatağındaki bir binanın yıkılmamış olması, o binanın güvenli olduğunu göstermez; sadece henüz benzer büyüklükte bir afetle test edilmediğini kanıtlar."
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!