AP Raportörü Amor’un LGBT Açıklamasına Tepki: Brüksel’in Erken Karar Alışkanlığı
AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor'un LGBT operasyonlarına yönelik peşin açıklamaları, Brüksel'in yargı süreçlerine müdahale refleksini tartışmaya açtı.
Türkiye'de cumhuriyet savcılıkları tarafından yürütülen güncel soruşturmalar kapsamında henüz dijital materyallerin incelenmesi yeni başlamış ve gözaltına alınan şüphelilerin ifade işlemleri dahi tamamlanmamışken, Avrupa kanadından peşin bir hüküm geldi. Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Kaos GL yöneticilerinin de aralarında bulunduğu kişilere yönelik gerçekleştirilen operasyonları "baskının şok edici biçimde tırmanması" olarak nitelendirdi. Amor, bununla da yetinmeyerek 13 Eylül 2026 tarihinde yaptığı açıklamada soruşturmayı "ahlaki bir gündemin dayatılması" şeklinde tanımladı ve Türkiye'nin temel haklar ile uluslararası taahhütlerini ihlal ettiğini öne sürdü.
Avrupa’nın Değişmeyen Refleksi: Dosya İncelemeden Verilen Kararlar
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü'nün, Türk savcılarının elindeki soruşturma dosyasını incelemeden bu denli kesin bir tavır takınması yeni bir durum değil. Türkiye’de kamuoyunun yakından takip ettiği hemen her kritik siyasi veya toplumsal soruşturmada benzer bir Avrupa refleksiyle karşılaşılıyor. Savcılar henüz iddianamelerini tamamlamadan, mahkemeler delilleri tartışmadan ve tanıklar dinlenmeden Brüksel’den siyasi içerikli değerlendirmeler yükseliyor. Avrupa, Türkiye söz konusu olduğunda yargı sonucunu bekleyen tarafsız bir gözlemci olmak yerine, devam eden hukuki süreç hakkında peşinen hüküm veren siyasi bir aktöre dönüşüyor.
Gezi’den Kobani’ye: Kronolojik Bir Müdahale Geleneği
Geçmişe bakıldığında bu kurumsal tavrın pek çok örneği göze çarpıyor. 2013 Gezi olaylarında Avrupa Parlamentosu, henüz olayların sıcaklığı geçmeden 13 Haziran 2013’te Türkiye hakkında bir karar kabul etti. Polisin "orantısız ve aşırı güç" kullandığını ilan eden AP, gözaltındaki göstericilerin serbest bırakılmasını talep etti. Ancak o tarihte Gezi eylemlerinin arkasındaki organizasyon, finansman ve ilerleyen yıllarda yargının önüne gelecek olan iddialar henüz bütünüyle netleşmemişti. Buna rağmen Avrupa, siyasi pozisyonunu çoktan belirlemişti.
Benzer bir tablo 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi sonrasında da yaşandı. Türkiye, 250’den fazla vatandaşın şehit düştüğü kanlı bir darbe teşebbüsünün ardından geniş kapsamlı bir soruşturma yürütüyordu. AP’nin kendi kararında dahi darbe girişiminde 250’den fazla kişinin öldüğü, 2 bin 100’den fazla kişinin yaralandığı kayda geçirilmişti. Buna rağmen, 27 Ekim 2016 tarihli AP kararının ağırlık merkezi kısa sürede Türkiye’nin gazetecilere, medya kuruluşlarına ve ifade özgürlüğüne yönelik uygulamalarına yönelik eleştirilere kaydırıldı.
Ardından HDP ve Kobani dosyaları gündeme geldi. Avrupa Parlamentosu, 2021 yılında HDP hakkındaki kapatma davasını ve Kobani yargılamasını açıkça gündemine aldı. AB Türkiye Delegasyonu’nun duruşmaları izlemesini, kamuoyu açıklamaları yapmasını ve cezaevi ziyaretleri için izin istemesini talep etti. 2014 Kobani olaylarının ardından onlarca insanın hayatını kaybettiği bir dosya Türk mahkemelerinin önündeyken, AP davanın doğrudan siyasi taraflarından biri hâline geldi.
Osman Kavala davasında ise müdahil dil daha da ileri taşındı. AP, 5 Mayıs 2022 tarihli kararında Kavala hakkındaki suçlamaları "siyasi saiklerle" ilişkilendirerek serbest bırakılması çağrısında bulundu. Bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2019’da verdiği ihlal kararı, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerden kaynaklanan bağlayıcı bir uluslararası hukuk tartışması barındırıyordu. Ancak bu hukuki gerçek bile, AP'nin devam eden yargı süreçleri hakkında kullandığı kesin siyasi dili gölgeleyemedi.
Bu müdahaleci çizgi, 2025 yılında belediye başkanları hakkındaki soruşturmalarda da kendisini gösterdi. AP, 13 Şubat 2025’te belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanmasına ilişkin özel bir karar kabul etti. Bir ay sonra, 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tutuklanması da Avrupa kurumlarının Türkiye’deki hukuk devleti tartışmalarının odağına yerleşti. Bu durum, Brüksel'in adli süreçlere ilişkin siyasi pozisyon alma alışkanlığının dönemsel değil, kurumsal bir çizgi olduğunu gösteriyor.
Hukuk Devleti İlkeleri ve Brüksel’in Çelişkili Tutumu
Bugün aynı refleks LGBTİ+ derneklerine yönelik soruşturmalarda da devrededir. Burada net bir ayrım yapmak önem arz ediyor: LGBTİ+ olmak, bir düşünceyi savunmak veya bir dernek çatısı altında faaliyet yürütmek tek başına suç teşkil etmez. Ancak herhangi bir dernek, vakıf, şirket, medya kuruluşu veya siyasi yapı hakkında somut bir suç şüphesi doğduğunda, o kuruluşun faaliyet alanı ona hukuk karşısında bir imtiyaz veya dokunulmazlık sağlayamaz.
Yürütülen soruşturmanın sonunda suçlamalar asılsız çıkarsa bunun da açıkça ifade edilmesi gerekir. Hukuksuzluk varsa eleştirilmeli, delil yoksa beraat kararı verilmeli ve keyfi uygulamaların hesabı sorulmalıdır. Çünkü hukuk devletini savunmak bunu gerektirir. Ancak aynı hukuk devletinin en temel şartı şudur: Savcı soruşturur, mahkeme karar verir; Brüksel değil.
Türkiye'nin Avrupa Konseyi üyesi olması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf bulunması ve AB ile uzun yıllara dayanan adaylık ilişkisi sebebiyle Avrupa Parlamentosu’nun eleştiri yapma hakkı elbette mevcuttur. Ancak itiraz edilen nokta; dosya incelenmeden, deliller görülmeden ve yargılama tamamlanmadan süreçlerin "siyasi ve hukuksuz" ilan edilmesidir. Brüksel'in bağımsız yargı vurgusu yaparken, Türk yargısının bağımsız biçimde işini yapmasına izin vermeden peşin hükümler açıklaması en büyük çelişkiyi oluşturmaktadır.
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!